Modern insanın en büyük yanılgılarından biri zamanı yönetebildiğini sanmasıdır. Oysa çoğu zaman zaman bizi yönetir. Gün, fark etmeden dilimlere ayrılır; görevler, sorumluluklar, beklentiler birbirini kovalar. Saat ilerlemez, adeta kayar. Ve biz, bu kayışın içinde kendimizi de sürükleriz.
Bazen bir sağlık takibi, bazen küçük bir zorunlu duraksama, insanın kendi ritmini fark etmesine vesile olur. Hayatın her yarım saatte bir ölçüldüğünü görmek, aslında yaşamın ne kadar hızlı aktığını görmek demektir. Her yarım saatte bir alarm gibi çalan bir hatırlatma: “Zaman geçiyor.”
Fakat asıl soru şudur: Zaman mı hızlı, yoksa biz mi sürekli hız hâlindeyiz?
Bir deneyim gösteriyor ki mesele zamanın akışı değil, insanın içsel temposudur. Sürekli üretme, çözme, yetişme, kontrol etme ihtiyacı; insanı fark etmeden kronik bir gerilim hâline sokar. Beden çalışır, zihin çalışır, duygu çalışır. Dinlenmek bile bir görev gibi yapılır. Böyle bir düzende yavaşlamak neredeyse suçluluk yaratır.
Oysa bilinçli bir şekilde her yarım saatte birkaç dakika hiçbir şey yapmadan oturmak, sandığımızdan daha radikal bir eylemdir. Bu eylem, üretkenlik kültürüne karşı küçük bir başkaldırıdır. “Şu an bir şey yapmıyorum ama varım” diyebilmektir.
Bu küçük duruşlar, insanın kendini ne kadar yorduğunu fark etmesini sağlar. Yorulmak bazen fiziksel değildir; zihinsel yük, görünmeyen bir ağırlık gibi taşınır. Sürekli düşünmek, planlamak, olasılıkları hesaplamak, güçlü kalmaya çalışmak… Tüm bunlar dışarıdan görünmez ama içeride yoğun bir enerji tüketir.
Yavaşladığımızda iki şey olur:
İlki, beden rahatlar.
İkincisi ve daha önemlisi, bakış açısı değişir.
Hayatta somut olarak hiçbir şey değişmemiş olabilir. Sorunlar yerli yerindedir. Koşullar aynıdır. Ancak kişi, onları taşıma biçimini değiştirdiğinde dünya da değişmiş gibi hissedilir. Çünkü gerçek dönüşüm çoğu zaman dışarıda değil, algıda başlar.
Yavaşlamak, vazgeçmek değildir.
Yavaşlamak, pes etmek değildir.
Yavaşlamak, kendini sistemden geri çekip yeniden merkeze almaktır. Yavaşlamak aslında miskin miskin oturmak da değildir. Hiçbir şey yapmadan oturduğun zaman akşam o güne, kendine, başka bir cana en ufak bir dokunuşun olmamıştır. Bu da sana iyi gelmez. Çünkü yarın ölecekmiş gibi çalışmak kişiyi zinde tutar. Hayatta denge denen şey ne çok önemli.
Bu merkezlenme anlarında insan şunu fark eder:
Sürekli güçlü olmak zorunda değilim.
Sürekli çözmek zorunda değilim.
Sürekli koşmak zorunda değilim.
Bazen sadece birkaç dakikalık bilinçli bir duruş, insanın kendi iç hızını tanımasına ve yeniden ayarlamasına yeter.
Belki de asıl mesele şudur:
Zamanın hızını değiştiremeyiz ama kendi ritmimizi seçebiliriz.
Ve bazen hiçbir şey değişmemişken, sadece bu farkındalık bile hayata bambaşka bir yerden bakmamızı sağlar.
