Bir çifte bakarsınız…
Çiftlerden biri oldukça sakin konuşuyordur. Sesini yükseltmez, hatta kendince meseleyi “güzel güzel anlattığını” düşünür. Ama birkaç dakika içinde karşı tarafın yüzü gerilir, sesi sertleşir, bedeni kasılır. Bir anda yıllardır birikmiş öfke ortaya dökülür.
“Dün benimle ilgilenmedin…”
“Ben konuşurken yine telefonla uğraştın…”
“Zaten hiçbir zaman beni anlamıyorsun…”
Ve tartışmanın sonunda çoğu zaman şu cümle gelir:
“Ben ne dedim ki?”
Aslında mesele çoğu zaman o an söylenen cümle değildir.
Mesele, o cümlenin içeride hangi yaraya temas ettiğidir.
Bir insan bazen eşine değil, çocukluğunda hissettiği değersizliğe öfkelenir.
Bazen duyduğu şey bir eleştiri değildir ama zihni onu öyle algılar. Çünkü geçmişte sevgiyle değil, suçlanarak büyümüştür.
Özellikle evde “ezen” ve “ezilen” rollerinin baskın olduğu ailelerde büyüyen çocuklar, ilişkilerde farkında olmadan aynı sistemi tekrar ederler. Eğer çocuk, sürekli susturulan, bastırılan bir ebeveyn gördüyse, bilinçdışında iki uçtan birine savrulabilir:
Ya sessiz kalıp içine atan tarafa dönüşür…
Ya da bir daha asla ezilmemek için en küçük eleştiride savunmaya geçen kişiye.
Örneğin çocukluğunda babasını sürekli değersizleştirilmiş gören bir erkek düşünün. O çocuk bazen büyüdüğünde “haklı olmayı”, “güçlü kalmayı” ya da “kontrolü kaybetmemeyi” bir hayatta kalma yöntemi gibi öğrenebilir. Çünkü zihni ona şunu söyler:
“Eğer geri çekilirsen kaybedersin.”
Bu yüzden eşinin basit bir cümlesini bile saldırı gibi algılayabilir.
Ortada gerçek bir tehdit olmasa bile bedeni tehdit varmış gibi tepki verir. Ses yükselir, öfke büyür, savunmalar devreye girer.
Diğer tarafta ise çoğu zaman şöyle bir şaşkınlık vardır:
“Ben sadece derdimi anlatıyordum.”
Ama ilişkiler sadece kelimelerle ilerlemez.
İnsanlar birbirlerinin geçmişine, korkularına, eksik kalmış ihtiyaçlarına da temas ederler.
İşte tam bu yüzden çift ilişkilerinde “haklı kim?” sorusu çoğu zaman çıkmaz sokaktır. Çünkü tek tek bakıldığında her iki tarafın da haklı olduğu yerler vardır. Her biri kendi hikâyesinin içinden konuşur. Her biri kendi yarasını korumaya çalışır.
Fakat aile sistemi bireysel mantıkla işlemez.
İlişkilerde görünmeyen bir “arka bahçe” vardır. İnsan çocukluğundan getirdiği dili, korkuları, savunmaları ve sevgi biçimini evliliğe taşır.
Biri terk edilmekten korkar, diğeri yetersiz hissetmekten…
Biri duyulmak ister, diğeri eleştirilmekten kaçar…
Ve zamanla tartışmalar gerçek konudan uzaklaşır.
Artık mesele bulaşık değildir.
Mesele görülmemektir.
Mesele geç kalmak değildir.
Mesele değersiz hissetmektir.
Bazı çiftlerde öfke açık şekilde ortaya çıkar. Bağırma, suçlama, sert çıkışlar görülür. Bazılarında ise pasif agresif tepkiler gelişir. Yani kişi doğrudan öfkesini ifade etmez ama küserek, geri çekilerek, imalı konuşarak, unutuyormuş gibi yaparak ya da sessizlikle cezalandırarak ilişkiyi yorar.
Pasif agresif davranışların altında çoğu zaman bastırılmış öfke vardır. Çünkü bazı insanlar çocukken duygularını açıkça ifade etmeyi öğrenememiştir. Öfkelenmek yasak gibi hissedilir ama içeride biriken kırgınlık başka yollarla dışarı çıkar.
Bu döngünün en zor taraflarından biri ise çiftlerin zamanla birbirine aşırı karışmasıdır.
Öyle ki kişi kendi duygusunu, ihtiyacını ve kimliğini ayırt etmekte zorlanır.
Bu yüzden bazen çok basit görünen bir soru bile ilişkide büyük bir farkındalık yaratır:
“Kendinizle ilgili neleri değiştirmek isterdiniz?”
Fakat bu soruya verilen cevap çoğu zaman yine eş üzerinden gelir:
“O beni anlamasa ben iyiyim.”
“Biraz saygılı davransa sorun kalmayacak.”
“Öfkelenmese ben zaten düzeleceğim.”
Yani kişi kendi içine dönmek yerine yine karşı tarafı anlatır. Çünkü bazı ilişkilerde insanlar o kadar birbirine dolanmıştır ki kendi benliğini ayrı bir yerden görmek kolay olmaz.
Oysa iyileşme tam burada başlar.
Karşı tarafı değiştirmeye çalışmayı bırakıp kendi iç dünyasını fark etmeye başladığında…
“Ben neden bu kadar çabuk tetikleniyorum?”
“Neden eleştiriyi tehdit gibi hissediyorum?”
“Neden duyulmayınca çocuk gibi kırılıyorum?”
“Neden sevgiyi hep onaylanmakla karıştırıyorum?”
Bu sorular cesaret ister. Çünkü insan bazen eşiyle değil, yıllardır taşıdığı kendilik yaralarıyla karşılaşır.
Peki ne yapmak gerekiyor?
Öncelikle ilişkideki tartışmanın görünen kısmına değil, altında çalışan duyguya bakmak gerekiyor. Öfkenin altında çoğu zaman korku, değersizlik, yetersizlik ve incinmişlik vardır.
İkinci olarak kişinin kendi benliğini yeniden ayırabilmesi gerekir. “Ben ne hissediyorum?”, “Ben neye ihtiyaç duyuyorum?” sorularını eşten bağımsız cevaplayabilmek önemlidir.
Bir diğer önemli nokta ise iletişim biçimidir.
Suçlayan dil yerine duygu anlatan bir dil kurulmalıdır.
“Sen zaten hiç ilgilenmiyorsun” yerine
“İlgi görmediğimde yalnız hissediyorum” diyebilmek…
“Sen hep böylesin” yerine
“Bu durumda incindim” diyebilmek…
Çünkü insan saldırı duyduğunda savunmaya geçer, ama duygu duyduğunda bağlantı kurma ihtimali artar.
Ve bazen en önemli değişim şudur:
Tartışma sırasında haklı çıkmaya çalışmak yerine birbirini anlamaya çalışmak.
Çünkü bazı ilişkiler sevgi eksikliğinden değil, yaralı iki geçmişin birbirine çarpmasından yorulur.
