Aslında hayat dediğimiz şey çok hızlı geçiyor. Her gün yaşadığımız bir günün aynı zamanda ömrümüzden eksilen bir gün olduğunu düşündüğümüzde, bazen ne kadar çok şeyi dert ettiğimizi fark etmek şaşırtıcı olabiliyor.
Günümüz dünyasında işler yoğun, sorumluluklar fazla ve zaman oldukça kısıtlı. Bir taraftan iş hayatının talepleri artarken, diğer taraftan sosyal medya, sürekli gelen bildirimler ve bitmeyen uyaranlar dikkatimizi bölüyor. Gün sonunda kendimize, sevdiklerimize ve gerçekten önemli olan şeylere ayıracak zaman bulmakta zorlanıyoruz.
Oysa çoğu insanın özlediği şey aslında çok daha sade bir yaşam. Biraz daha yavaşlamak, sevdikleriyle kaliteli zaman geçirmek, doğayla temas etmek, kendini dinlemek ve hayatın içindeki küçük güzellikleri fark edebilmek...
Bunun için öncelikle zaman yönetimi konusunda farkındalık geliştirmek gerekiyor. Gün içinde nereye ne kadar zaman harcadığımızı görmek, gerçekten bize iyi gelen aktiviteler ile sadece alışkanlık haline gelmiş zaman tüketicilerini ayırt edebilmek önemli. Çünkü çoğu zaman hayatımızdaki stresin bir kısmı yaşadıklarımızdan değil, dikkatimizi ve enerjimizi kontrolsüz şekilde tüketen alışkanlıklardan kaynaklanıyor.
Benzer bir durum ilişkilerde de karşımıza çıkıyor.
Özellikle evliliklerde ve uzun süreli ilişkilerde eşlerin birbirlerinden beklentileri zamanla artabiliyor. Roller, sorumluluklar ve karşılıklı beklentiler bazen kişilerin kendilerini sıkışmış hissetmelerine neden olabiliyor.
Bu noktada sık karşılaştığımız durumlardan biri, kişinin eşini değiştirmeye çalışmasıdır. Aslında eşinin değişmeyeceğini bildiği halde, sürekli onun farklı davranmasını beklemek, zamanla hayal kırıklığını büyütebiliyor.
"Sen böyle yaptığın için ben böyle hissediyorum."
"Sen değişmediğin için ben mutsuzum."
"Hasta olursam, tükenirsem bunun sebebi sensin."
Bu düşünce biçimi ilk bakışta haklı görünse de zamanla ilişkiyi bir kısır döngünün içine sürüklüyor. Bir taraf sürekli talep eden, eleştiren ve değiştirmeye çalışan konumuna geçerken; diğer taraf savunmaya çekiliyor. Savunmaya geçen kişi ise zamanla anlaşılmadığını, yetersiz görüldüğünü ve boğulduğunu hissedebiliyor.
Sonuç olarak iki taraf da kendini yalnız, anlaşılmamış ve sıkışmış hissediyor.
Oysa bu tür ilişkilerin derinlerine baktığımızda çoğu zaman ortak bir eksiklik görüyoruz: Yakınlık, sevgi, değer vermek, dokunmak ve şefkat eksikliği olduğunu görüyoruz.
Çiftler zamanla birbirlerine duygusal olarak temas etmeyi bırakabiliyor. Günlük hayatın koşuşturması içinde ilişkiler, yerine getirilmesi gereken görevlerin listesine dönüşebiliyor. Birbirlerine ihtiyaçlarını anlatmak yerine taleplerini sıralıyor, duygularını paylaşmak yerine eksikleri konuşuyorlar.
Halbuki ilişkide sevgi, şefkat ve duygusal yakınlık yeterince varsa birçok davranış kendiliğinden ortaya çıkabiliyor. İnsan sevildiğini, görüldüğünü ve değer verildiğini hissettiğinde karşı tarafın ihtiyaçlarını fark etmeye daha açık hale geliyor.
Belki de bazen kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
"Karşımdaki insanın değişmesini mi bekliyorum, yoksa ilişkimizdeki yakınlığı ve bağı güçlendirmek için ne yapabilirim?"
Çünkü çoğu zaman çözüm, karşımızdaki kişiyi değiştirmeye çalışmakta değil; ilişkiyi besleyen sevgi, şefkat ve anlayışı yeniden hatırlamakta saklıdır.
Hayat kısa… İlişkiler değerli… Zaman ise geri getirilemeyen en önemli kaynağımız.
Belki bugün biraz yavaşlamak, biraz daha fark etmek ve sevdiklerimizle gerçek bir bağ kurmak için küçük bir adım atabiliriz.