Hızın, gürültünün ve doymak bilmeyen bir tüketim çılgınlığının tam ortasındayız. Modern dünya bize sürekli daha fazlasına sahip olmamız gerektiğini fısıldarken, ruhumuzun derinliklerinde bir yerlerde bitmek bilmeyen bir tatminsizlik ve anlam arayışı hüküm sürüyor. İşte tam bu noktada, çağların ötesinden gelen, kökleri ilk insanla başlayıp Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemale eren bir ses yükseliyor: İslam.
Peki, nedir İslam? Sadece belirli ritüellerin, şekli kuralların ve yasakların bütününden ibaret bir manzume midir? Yoksa insanın kendisiyle, yaratıcısıyla ve kainatla barış imzalama sanatı mı?
Kelime kökeni itibarıyla İslam; "silm" ve "selamet" kavramlarından türemiştir. Yani barış, güven, esenlik ve teslimiyet demektir. İslam’ı sadece bir din değil, bir "yaşam rehberi" yapan tam olarak bu köktür. O, insanın sonsuz güç ve merhamet sahibi olan Allah’a kalbini samimiyetle teslim ederek içsel barışı bulması; bu barışı da ahlak, adalet ve merhamet yoluyla dünyaya yaymasıdır.
İslam’ın getirdiği en büyük devrim, şüphesiz "Tevhid" inancıdır. Tevhid, sadece Allah’ın bir olduğunu söylemek değildir; insanı dünyadaki tüm sahte güçlere, makamlara, paraya ve kendi nefsinin esaretine karşı özgürleştirmektir. Kul, yalnızca Yaradan’ın huzurunda eğildiğinde, geriye kalan tüm dünyevi zincirlerden kurtulur. Bu yönüyle İslam, insanı ezilmekten ve köleleşmekten koruyan en büyük özgürlük bildirgesidir.
Ancak bu dikey bağ (kul ile Allah arasındaki bağ), yatay bir bağla (insan ile toplum arasındaki bağla) taçlanmadığı sürece eksik kalır. Nitekim İslam, bireysel bir dindarlık kadar toplumsal bir adaleti de şart koşar. Namazla kalbini temizleyen bir müminin; zekatla malını temizlemesini, adaleti ayakta tutmasını ve komşusu açken tok yatmamasını emreder. İslam’ın medeniyet ufku, "Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü" felsefesinde saklıdır.
Bugün dünyada yaşanan karmaşaya, adaletsizliklere ve vicdan tutulmalarına baktığımızda, İslam’ın insanlığa sunduğu reçeteye ne kadar muhtaç olduğumuz daha net görülüyor. O reçete; ırk, dil, renk ayrımı gözetmeksizin herkesi eşit gören bir adalet anlayışıdır. O reçete; doğaya, hayvana ve insana hürmeti imanın bir parçası sayan bir merhamet iklimidir.
İslam, bir insanın bir başkasının elinden ve dilinden güvende olmasıdır. İslam, hayatın her anını anlamlı kılmak, her nefeste iyiliği çoğaltmaktır.
Günün sonunda, bunca karmaşanın içinde durup bir an nefes almak ve ruhumuza o asırlık esenlik kapısını aralamak bizim elimizde. Çünkü İslam, uzaklarda aranan bir felsefe değil; samimi bir niyetle açılan her kalbe doğan, insanı aslına ve huzura döndüren o temiz fıtratın ta kendisidir.