Bir zamanlar bu topraklarda siyaset, geceleri tutkuyla yazılan sloganlardan, sabahın ilk ışıklarına kadar süren felsefi tartışmalardan ve her ne pahasına olursa olsun savunulan ilkelere adanmış ömürlerden ibaretti. Sağdan sola, muhafazakârdan devrimciye kadar her siyasi çizginin arkasında köklü bir “dava”, net bir “ideoloji” ve topluma vaat edilen ideal bir dünya tasarımı vardı.
Peki, bugün nerede o büyük davalar?
Günümüz Türkiye’sinde siyaset sahnesine bakıldığında, ideolojilerin keskin sınırlarının flulaştığını, hatta tamamen silindiğini görmek için derin analizler yapmaya gerek yok. Siyaset, ne yazık ki toplumun geleceğini inşa etme sanatından çıkıp; dönemsel ittifakların, pragmatik dengelerin ve kişisel/zümresel ikballerin korunduğu bir "menfaat yönetimine" dönüştü.
Artık seçim meydanlarında ilkelerin çatışmasını değil, stratejik hamlelerin pazarlığını izliyoruz. Bir zamanlar birbirini "ihanetle" ya da "yıkıcılıkla" suçlayan vizyonların, oy oranları ve koltuk paylaşımları söz konusu olduğunda nasıl bir gecede yan yana gelebildiğine şahitlik ediyoruz. Elbette siyasi esneklik ve uzlaşı demokrasilerin gereğidir; ancak bugün yaşanan durum bir uzlaşı değil, tamamen ilkesiz bir geçirgenliktir. Söylemlerin ve duruşların bu kadar kolay harcanabildiği bir iklimde, dünün "kırmızı çizgileri" bugün yalnızca hafif birer dipnota dönüşmektedir.
Bu dönüşümün en büyük faturası ise hiç şüphesiz seçmene ve kitlelere kesiliyor. Belli bir davaya, fikre ve değerler silsilesine inanarak siyasi partilerin peşinden giden vatandaşlar, her seçim döneminde değişen konjonktüre göre yeni bir hikâyeye ikna edilmeye çalışılıyor. Ancak hikayeler geliştikçe inandırıcılığını kaybediyor. İdeolojisizleşen siyaset, toplumu da kuramsal bir derinlikten yoksun bırakarak kutuplaşmayı fikirsel bir zemin yerine; "bizimkiler ve ötekiler" sığlığına hapsediyor. Fikirlerin yerini alan çıkar ilişkileri, seçmende derin bir ilgisizliğe ve "herkes aynı" hissiyatından beslenen bir yabancılaşmaya yol açıyor.
Bugün siyasi parti binalarının tabelalarında halen büyük kavramlar yazıyor olabilir: Adalet, milliyetçilik, kalkınma, özgürlük, halkçılık... Fakat tabelaların arkasındaki mutfaklara bakıldığında; aday listelerinin belirlenmesinden, izlenen politikalara kadar temel dinamiğin "kimin ne kazanacağı" hesabı üzerine kurulduğu aşikâr.
Türkiye siyasetinin yeniden güven tesis edebilmesi, topluma ilham verebilmesi ve gerçek anlamda bir dönüşüm yaratabilmesi; siyasetin üzerindeki bu "tüccar zihniyeti" tozunu silkelemesine bağlıdır. Siyaset, yeniden insanı, değeri, ilkeli duruşu ve bir geleceği savunma cesaretini merkezine almadığı sürece; tabelalar değişecek, aktörler değişecek fakat sahnelenen bu menfaat tiyatrosu toplumun umutlarını tüketmeye devam edecektir.