Sevgili okurlar, bugün köşemi öyle her şeye kulp takan, sürekli "ekonomi şöyle", "adalet böyle" diye sızlanan o müzmin muhalif tipler gibi açmayacağım. Şöyle bir etrafıma bakıyorum, derin bir nefes alıyorum ve haykırmak istiyorum: Ülkede sorun falan yok kardeşim! Her şey o kadar tıkırında, o kadar kusursuz ki, artık can sıkıntısından ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız.
İnanmıyor musunuz? Gelin, hep beraber büyük resmi çekelim ve fuzuli yere dert edindiğimiz o alanlara bir göz atalım.
Sağlıkta Devrim: Randevu Sırası Değil, Heyecan Yaşıyoruz!
Neymiş efendim, hastanelerden randevu alınamıyormuş. Yahu, olaya hiç psikolojik açıdan bakmıyorsunuz! Sağlık Bakanlığımız bize aslında adrenalin dolu bir oyun sunuyor. Sabahın köründe sisteme girip o cildiye randevusunu kapmaya çalışmak, dünya kupası finalinde penaltı atmakla eşdeğer bir heyecan. Hem randevu alsan ne olacak? Hastaneye adım attığın an zaten şifa buluyorsun.
Doktorlarımız o kadar rahat, o kadar huzurlu ki, hastaya ayıracakları 5 dakikalık sürenin ilk 4 dakikasını hal hatır sorarak, çay ikram ederek geçiriyorlar. Yoğun bakımlarda boş yataklar o kadar fazla ki, canı sıkılan gidip hafta sonu kaçamağı olarak orada yatıyor. Sağlıkta sorun var diyen gitsin bir röntgen çektirsin, zira vizyonunda kırık var demektir!
Adalet Terazisi: Adeta Bir İsviçre Saati
Gelelim şu adalet mevzusuna... Adliyelerimizin önü bomboş, koridorlarda adalet tanrıçası Themis’in ayak sesleri yankılanıyor. Çünkü memlekette haksızlığa uğrayan kimse kalmadı. Mahkemeler o kadar hızlı işliyor ki, siz daha davacı olmadan hâkim bey kararını verip "Geçmiş olsun kardeşim, hakkını teslim ettik" diye kısa mesaj atıyor.
Hak, hukuk, liyakat derseniz zaten zirvedeyiz. Bir yere müdür mü olunacak? Hemen sokaktan geçen, o işten hiç anlamayan ama kalbi temiz birini çevirip koyuyoruz ki adalet yerini bulsun. Kimsenin hakkı kimsede kalmıyor; zaten herkes o kadar hakkaniyetli ki, trafikte yol verme kavgaları bile "Aman efendim, önce siz buyurun", "Olur mu rica ederim, sizin plakanız daha estetik" şeklinde tatlı atışmalarla son buluyor.
Ahlak ve Toplumsal Yapı: Sevgi Kelebeğiyiz
"Toplumun ahlak yapısı bozuldu" diyenlerin vizyonuna hayranım. Sokaklar adeta birer felsefe okulu, birer sevgi yuvası. Televizyon programlarımıza bakıyorsunuz; herkes birbirine kayınvalidesinin dürüstlüğünü, komşusunun ne kadar erdemli olduğunu anlatmak için yarışıyor. DNA testleri sadece "Bu çocuk neden bu kadar dahi doğdu?" sorusuna cevap aramak için yapılıyor.
Sosyal medyada ise tam bir entelektüel şölen var. Kimse kimseye küfretmiyor, kimse kimseyi dolandırmaya çalışmıyor. Herkes birbirine sabahları "Gününüz aydın, ahlakınız daim olsun" mesajları atıyor. Esnafımız o kadar dürüst ki, tartıda eksik çıkar diye geceleri uyuyamıyor; bu yüzden her ürünü iki katı fiyatına satıyor ki kul hakkı riski tamamen ortadan kalksın. Ne kadar çok para, o kadar az günah!
Sonuç: Dert Bitti, Şimdi Ne Yapacağız?
Hizmet sektörünü saymıyorum bile. Belediye otobüsleri o kadar boş ve dakik ki, şoförler yolcuları evlerinden kahvaltı kokusuna bakarak tek tek topluyor. Kurumlarda bürokrasi sıfır; "Bugün git yarın gel" lafı artık sadece tarih kitaplarında birer antik dönem eseri.
Uzun lafın kısası sevgili okurlar... Ülkede çözülecek tek bir sorun, düzeltilecek tek bir alan kalmadı. Benim tek endişem şu: Biz bu kadar dertsizliğe, bu kadar huzura nasıl alışacağız? Can sıkıntısından birbirimizin gözünün üstünde kaş aramaya başlamasak bari.
Neyse, ben gidip biraz İsviçre ya da Norveç haberleri okuyayım da içim daralsın, yoksa bu kadar sorunsuzluk bünyeye ağır gelecek. Haftaya görüşmek üzere, esen kalın!