Bir ülkede liyakat yerle yeksan olduğunda ve adaletin terazisi tek bir tarafı tartmaya başladığında; ilk kurban her zaman "gerçek" olur. Gerçeğin can çekiştiği bu düzende ise en ağır, en sancılı iş şüphesiz ki gazeteciliktir. Bugün bu köşede, artık saklanamayacak kadar büyüyecek o devasa krizden, yani nefes nefese kalmış, bitme noktasına gelmiş mesleğimizden bahsetmek istiyorum.
Gözümüzün içine bakarak değişen bir dünya var. Eskiden gazetecilik; mazlumun sesi, güçlünün ise korkulu rüyasıydı. Kamu yararı her şeyin önünde gelir, kalemler haksızlığa karşı kalkan olurdu.
Peki ya bugün?
Bugün medyanın geldiği nokta, acı bir tiyatro sahnesinden farksız. Sektör artık can çekişmiyor; sektör çoktan bitme noktasına geldi. Çünkü artık meydanlarda, ekranlarda ya da gazete sayfalarında "gerçekler" konuşulmuyor. Artık muktedirlerin, parası olanların, elinde güç bulunduranların duymak istediği ninniler besteleniyor.
Gazetecilik, birilerinin yayınlanmasını istemediği şeyleri yazmaktır; gerisi halkla ilişkiler faaliyetidir.
Ne yazık ki bugünün medya düzeni, devasa bir halkla ilişkiler ajansına dönüşmüş durumda. Özgür olması gereken kalemler, bağımsız olması gereken kürsüler ya tamamen satın alınıyor ya da dönemsel olarak kiralanıyor. Gerçeğin değil, güçlünün tarafında durmak yeni "başarı" kriteri haline gelmiş. Gücü elinde bulunduranın borazanını çalmak, hakikatin peşinden koşmaktan daha kazançlı, daha güvenli ve ne yazık ki daha muteber kabul ediliyor.
Aklın konuşulmadığı, adaletin sadece bir kelimeden ibaret kaldığı bu sistemde; namusuyla, sadece ve sadece halka karşı sorumlu hissettiği için mesleğini yapmaya çalışan o azınlık ise yalnızlığa mahkûm ediliyor. Ya sistemin dışına itiliyorsunuz ya da sessizliğin karanlığına gömülüyorsunuz.
Bu gidişatın kazananı kim?
Kısa vadede köşelerini kapıp, kiralık kalemleriyle konforlu hayatlar yaşayanlar kazandığını sanabilir. Güç sahipleri, arkalarında sadece kendi doğrularını söyleyen bir medya ordusu görmekten memnun olabilir. Ancak uzun vadede kaybeden sadece bu mesleğin onuru değil; toplumun ta kendisidir, geleceğidir, adalet duygusudur. Çünkü medyanın satın alındığı bir düzende, toplumun gözü kör, kulağı sağır edilmiş demektir.
Sözün özü; sektör bitmiştir. Geriye kalan, sadece güç sahiplerinin kendi yüzlerini izlediği devasa bir aynadır. Fakat unutulmamalıdır ki, aynalar sadece olanı gösterir; gerçeğin kendisini yaratmaya güçleri yetmez. Bir gün o aynalar kırıldığında, kiralık kalemler sustuğunda, tarih yine sadece gerçekleri yazanları kaydedecektir. Tabii o güne kadar yazacak bir köşe, konuşacak bir kürsü bulabilirsek...
