Vaktiyle, adaletli insanların kurduğu, suların berrak aktığı bir kasaba varmış. Bu kasabanın meydanında, herkesin karnını doyuran devasa bir "Ortak Sofra" bulunurmuş. Sofra, herkesin emeğiyle dolar, herkesin ihtiyacı kadar eksilirmiş. Ancak zamanla kasabanın havası değişmiş; rüzgar artık "hak" değil, "menfaat" esmeye başlamış.
Bir gün, kasabanın fırınına ekmekçi alınacakmış. Kasabada bu işi babasından öğrenmiş, hamuru dualarla yoğuran usta bir genç varmış. Ancak fırının anahtarı elinde olan yetkili, fırına o genci değil; kendi yeğenini, hamurdan anlamayan ama "dayısı" olan birini oturtmuş.
O gün kasabanın ekmeğinin tadı ilk kez bozulmuş. İnsanlar önce söylenmiş, sonra "Düzen böyle, ne yapalım?" diyerek susmuşlar. İşte o suskunluk, çürümenin ilk imzası olmuş.
Zaman geçtikçe fırındaki adaletsizlik her yere yayılmış. Artık tarlalara en iyi çiftçiler değil, meclis üyelerine en yakın duranlar ekiliyormuş. İşin kötüsü, bu haksızlığa karşı çıkması beklenen "bilgeler" ve "hak savunucuları" da değişmiş.
Kimi bir parça altın karşılığında vicdanını kiraya vermiş, kimi de daha yüksek bir koltuk uğruna ruhunu tamamen satmış. Artık kasabada insanlar gölgeleriyle değil, sahiplerinin emirleriyle yürür olmuşlar. Herkes birbirinin açığını arar, her köşe başında bir "menfaat" hesabı yapılır hale gelmiş.
"Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, o yerde güneş batıyor demektir."
En sonunda kasabanın barajındaki su, yani halkın ortak malı, gizli borularla sadece "hatırlı kişilerin" bahçelerine akmaya başlamış. Halk susuzluktan kırılırken, torpilliler bahçelerinde sefa sürüyormuş. Yolsuzluk, sadece parayı değil; insanın insana olan güvenini, geleceğe olan umudunu ve en önemlisi liyakati çalmış.
Satılmış kalemler bu kuraklığı "imtihan" diye yazmış, kiralanmış diller "sabır" diye bağırmış. Oysa gerçek bambaşkaymış: Birileri kasabanın geleceğini, kendi bugününe meze yapıyormuş.
Bugünün Muhasebesi
Bu hikaye size tanıdık geliyor mu? Bugün çevremize baktığımızda; liyakatin ayaklar altına alındığı, "kimin nesi olduğunun" "ne bildiğinden" daha önemli hale geldiği her an, o kasabanın sokaklarında yürüyoruz demektir.
Emaneti ehline vermediğimiz, haksızlık karşısında "ama benim işim görülsün" dediğimiz sürece o kasabanın suyu hiçbir zaman berrak akmayacak. Çünkü adalet, birilerinin lütfu değil, her insanın en tabii hakkıdır.
