Türkiye uzun süredir bir "yokluklar" ülkesi. Ancak en büyük, en can yakıcı yokluk ne çarşı pazardaki eksikler ne de cüzdanlardaki boşluk. Bu ülkenin en büyük trajedisi, kelimenin tam anlamıyla "muhalefet yokluğu" ve bu yokluğu alkışlayan, fonlayan ya da görmezden gelen "bağımlı medya" düzenidir.
Siyaset arenasının bugünkü manzarasına dışarıdan bakan biri, iktidarı devirmek için savaşan partiler görmez. Karşımızda, memleket yangın yeriyken kendi içindeki mikro iktidar alanlarını korumak, koltuk kapmak ve delege listelerinde üst sıraya yerleşmek için birbirinin gözünü oyan bir "muhalefet elitleri kulübü" var.
İç Kargaşa Şampiyonası: Memleket mi, Koltuk mu?
Bugün muhalefet partilerinin içine düştüğü durum, tam bir siyasi basiretsizlik örneğidir. Ülke ekonomik darboğazdan, yapısal krizlerden geçerken; ana muhalefetinden en küçük partisine kadar herkes kendi iç kurultay hesaplarının, "sen ben" kavgalarının ve klik savaşlarının esiri olmuş durumda.
Toplum alternatif bir vizyon, somut bir ekonomi programı, yarınlara dair bir umut bekliyor; muhalefet ise kimin kimi tasfiye edeceğinin çetelesini tutuyor.
Millet sandıkta bir çıkış yolu arıyor; muhalefet liderleri kendi parti içi muhaliflerini susturmak için iktidardan devraldıkları otoriter yöntemleri sahneye koyuyor.
Bu kargaşa, iktidarın ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Muhalefet, kendi içindeki yangını söndürmekten memleketin yangınına su taşıyamayacak kadar hırslı, bencil ve kör. Ortaya çıkan bu vizyonsuzluk, toplumu derin bir apatiye, yani siyasi bir hissizliğe ve umutsuzluğa sürüklüyor. "Bunlar mı ülkeyi yönetecek?" sorusu, iktidarın propagandasından ziyade, bizzat muhalefetin kendi pratikleriyle toplumun zihnine kazıdığı acı bir gerçeğe dönüşüyor.
Çoğulculuk Değil, Çok Sesli Bağımlılık
Peki, siyaset bu haldeyken dördüncü güç olması gereken medya ne yapıyor? İşte trajedinin ikinci perdesi burada başlıyor. Türkiye’de artık özgür medyanın kırıntılarını bile bulmak lüks haline geldi. Karşımızda iki kutuplu ama tek bir merkeze —güce ve paraya— bağımlı bir medya düzeni var.
Bir tarafta iktidarın doğrudan borazanı haline gelmiş, gerçekleri ters yüz etmekle görevli konvansiyonel medya blokları; diğer tarafta ise muhalefet partilerinin belediye bütçelerine, fonlarına ve iç kliklerinin sponsorluğuna göbekten bağlı "muhalif" görünümlü medya organları var.
Gerçek şu ki: Türkiye'de medyanın sorunu sadece sansür değil; medyanın yapısal olarak bağımlı, finanse edilmeye muhtaç ve bu yüzden de omurgasız hale getirilmiş olmasıdır. Çoğulculuk yok, sadece aynı nakaratı farklı tonda söyleyen bir "çokluk" var.
Muhalif kanallar ve dijital platformlar, toplumsal sorunları büyüteç altına almak yerine, bağlı oldukları muhalefet kliklerinin iç kavgalarında birer silah olarak kullanılıyor. Bir lider adayını parlatmak, diğerini batırmak için manşetler atılıyor, programlar yapılıyor. Gazetecilik, halkın haber alma hakkı için değil; parti içi delege savaşlarında algı yönetmek için istihdam edilen bir aparat haline gelmiş durumda.
Netice: Bu İllüzyonu Bozmak Zorundayız
İktidar kendi medyasını kurdu, muhalefet ise kendi medyasını fonladı. Arada kalan ise yine gerçeğe, adalete ve ekmeğe aç olan halk oldu.
Muhalefet partileri, iç kargaşalarını "demokrasi yarışı" olarak yutturmaktan vazgeçmelidir. Kendi içindeki antidemokratik klikleri temizleyemeyen, topluma yeni bir hikaye sunamayan bir yapının ülkeye vadedebileceği hiçbir şey yoktur. Medya ise fonlandığı odaklar doğrultusunda kalem oynatmayı bıraktığı gün yeniden saygınlık kazanacaktır.
Bu ülkenin ihtiyacı olan şey; kendi gölgesinden korkan, delege hesaplarında boğulan bir muhalefet ve onun maaşlı medyası değildir. Türkiye'nin ihtiyacı; cesur, yapısal çözümleri olan, gücünü belediye kasalarından değil halkın taleplerinden alan gerçek bir siyasi irade ve sadece gerçeğe biat eden özgür bir basındır. Aksi takdirde, bu tiyatroda figüran değişir ama oyun hep aynı kalır.
