Bugün, 1 Eylül Dünya Barış Günü. Takvimler, insanlığın birbirini kırıp geçirdiği felaketlerin ardından aldığı kararlarla belirlenmiş özel günlerden birini işaret ediyor. Ancak başımızı kaldırıp dünyada olup bitenlere baktığımızda, bugünün taşıdığı "barış" kelimesinin ne kadar ağır bir tezat oluşturduğunu görmemek imkânsız.
Dünyanın dört bir yanında; Gazze’den Doğu Avrupa’ya, Yemen’den Afrika’nın iç bölgelerine kadar masum insanlar, füzelerin, hırsların ve güç savaşlarının altında yaşam mücadelesi veriyor. Evler yıkılıyor, çocukların ellerinden bilyeleri değil, gelecekleri ve yaşama hakları alınıyor. Barış; resmi belgelerde, parlak kürsülerde verilen beylik vaatlerden ibaret kalırken, kaba kuvvet ve zulüm her gün can almaya devam ediyor.
Savaşın tek kazananı silah tüccarları ve siyasi hırslardır; kaybedeni ise istisnasız insanlıktır. Bir annenin feryadı, toprağa düşen bir çocuğun bedeni ya da vatanından edilip yollara düşen milyonlarca mülteci... Hiçbir jeopolitik çıkar, hiçbir güç mücadelesi bu yıkımı meşrulaştıramaz. Dünya; güçlü olanın haklı sayıldığı, uluslararası hukukun ve insan haklarının ayaklar altına alındığı çifte standartlı bir düzene teslim edilmiş durumda.
Bu vahşete ve adaletsizliğe karşı sessiz kalmak, zulme ortak olmaktır. İnsanlığını henüz kaybetmemiş herkesin; savaşları körükleyen politikaları, masumların kanı üzerinden yürütülen güç oyunlarını ve bu düzene göz yuman uluslararası yapıyı amasız, fakatsız kınaması bir tercih değil, vicdani bir zorunluluktur.
Ancak karamsarlığa teslim olmak, savaşı kazananların ekmeğine yağ sürer. Bu yüzden çağrımız nettir:
Liderlere: Silahların gölgesinde barış inşa edilemez. Derhal tüm çatışma bölgelerinde ateşkes sağlanmalı, diplomasi ve adalet esas alınmalıdır.
Uluslararası Kurumlara: Seyirci kalmayı bırakıp adil ve caydırıcı adımlar atın; caydırıcılığı olmayan sözde kınama mesajlarından vazgeçin.
İnsanlığa: Coğrafyasına, dinine, ırkına bakmaksızın her insanın yaşama hakkını aynı kararlılıkla savunun.
Barış, sadece silahların susması değil; adaletin, eşitliğin ve insan onurunun tesis edilmesidir. Zulmün gölgesini ortadan kaldırıp çocukların çığlıkları yerine kahkahalarının yükseldiği bir dünya inşa etmek zorundayız. Çünkü barış, ancak ona sahip çıkacak cesareti gösterdiğimizde gerçek olacaktır.