Siyasetten ekonomiye, sosyal hayattan kurumsal yapılara kadar ülke gündemini takip etmek, uzun zamandır bir tiyatro salonunun en ön sırasında oturup bitmek bilmeyen bir temsili izlemeye benziyor. Ancak sahnede dönen oyun, klasik bir tiyatro oyunundan çok daha tanıdık, bir o kadar da kadim bir sanata göz kırpıyor: Gölge oyununa.
Gölge oyunlarında kural nettir: Bir perde vardır, perdenin arkasında güçlü bir ışık kaynağı ve o ışıkla perde arasında hareket eden tasvirler... Biz izleyiciler ise sadece perdeye yansıyan o iki boyutlu, sınırları çizilmiş silüetleri görürüz. Silüetler konuşur, tartışır, kavga eder veya uzlaşır. Karakterler değişir; kimi zaman sert mizaçlı bir figür devralır sahneyi, kimi zaman uzlaştırıcı görünen bir diğeri. Ancak perdeye yansıyan o hareketli görüntüler ne kadar gürültülü olursa olsun, asıl hikaye her zaman ışığın açısında ve o tasvirleri tutan ellerde gizlidir.
Bugün ülke gündeminin üst üste binen dalgalarına baktığımızda, toplumsal hafızamızın sürekli olarak bu beyaz perdeyle meşgul edildiğini görüyoruz. Enflasyonun, geçim sıkıntısının, yapısal reformların veya geleceğe dair vizyon eksikliğinin yarattığı gerçek ve somut sorunlar, her sabah perdeye yansıtılan yeni bir yapay gerilimle örtülüyor. Gündem dediğimiz o devasa mekanizma, kitlelerin enerjisini, öfkesini ve umudunu emen bir illüzyon sahnesine dönüşmüş durumda.
Karakterlerin isimlerinin, kurumsal kimliklerin veya dönemsel aktörlerin hiçbir önemi yok. Çünkü aktörler değişse de oyunun yazılı olmayan kuralları hep aynı kalıyor: Gerçeği tartışmak yerine, gerçeğin gölgesi üzerine kavga etmek. Toplum olarak bizler, perdedeki figürlerin yapay didişmelerine odaklanıp birbirimizle saf tutarken; arkadaki ışığın neden giderek loşlaştığını, perdenin kendisinin neden yıprandığını sorgulamayı unutuyoruz.
Oysa hayat, perdenin üzerindeki o grilikten ibaret değil. Sokaktaki insanın derdi, gençlerin gelecek kaygısı, üreticinin önünü göremeyişi iki boyutlu birer gölge değil; etten, kemikten ve her gün tecrübe edilen ağır gerçeklerden oluşuyor. Yapay kutuplaşmaların, günübirlik polemiklerin ve "cambaza bak" stratejilerinin bu ülkeye kaybettirdiği en büyük değer, kolektif akıl ve ortak gelecek inancıdır.
Artık yapılması gereken şey bellidir: Gözlerimizi o tanıdık perdeden ayırmak, perdenin arkasındaki gürültüye değil, hayatın tam merkezindeki sessiz çığlığa kulak vermektir. Bir toplum, kendisine sunulan gölgelerle kavga etmeyi bıraktığı ve ışığın kaynağına doğru yürümeye cesaret ettiği gün, kendi gerçek hikayesini yazmaya başlayacaktır. Göz boyayan ışıkların sönmesi ve hakikatin çıplaklığıyla yüzleşilmesi dileğiyle...