Eskilerin "hayâ" dediği, modern dünyanın ise "etik sınırlar" olarak tanımladığı o görünmez çizgi, son yıllarda hiç olmadığı kadar şeffaflaştı, hatta yer yer silinmeye başladı. Bugün sokakta, ekranda veya avucumuzun içindeki dijital dünyada karşılaştığımız pek çok manzara karşısında verdiğimiz tepki, bir zamanların "asla"sından, bugünün "olabilir"ine evrilmiş durumda. Peki, gerçekten bir ahlaki erozyonun içinde miyiz, yoksa sadece her şeyin sergilendiği bir vitrin çağının kurbanı mı olduk?
Ekranın Arkasındaki "Yanılsama"
Televizyon dizilerinden sosyal medya fenomenlerine kadar uzanan geniş bir yelpazede, bir zamanlar "mahrem" kabul edilen veya toplumsal sağduyuya aykırı bulunan davranışların, birer "yaşam tarzı" olarak sunulduğuna şahitlik ediyoruz. Sadakatsizlik, liyakatsizlik veya nezaketsizlik; estetik filtreler ve yüksek prodüksiyonlarla servis edildiğinde, zihnimizdeki o savunma mekanizması yavaş yavaş kırılıyor. Bir şeyi çok sık görürseniz, o artık sizin için "normal"leşir. Tehlike de tam burada başlıyor: Gözün alıştığına, gönül itiraz etmemeye başlıyor.
Beğeni Uğruna Feda Edilen Değerler
Özellikle dijital platformlarda "tık" ve "beğeni" sayısının yegâne başarı kriteri haline gelmesi, ahlaki pusulayı da saptırmış durumda. Daha fazla dikkat çekmek adına sergilenen uç davranışlar, mahremiyetin kamulaştırılması ve toplumsal hassasiyetlerin hiçe sayılması; bir nevi "dijital teşhircilik" salgınına dönüştü. Ne yazık ki bu durum, sadece bireylerin değil, toplumun genel ahlak ortalamasını da aşağı çekiyor. Skandallar, yerini kanıksanmış birer magazin haberine bırakıyor.
İstişare ve Özdenetim İhtiyacı
Aslında mesele sadece "yasaklar" veya "kurallar" meselesi değil; bir özdenetim ve nitelik meselesidir. Toplumu bir arada tutan o görünmez sözleşme, yani birbirimize duyduğumuz saygı ve ortak değerler bütünü zarar gördüğünde, geriye sadece kaos kalır. Ortak akıl ve kadim değerlerimizle harmanlanmış bir eleştiri süzgecini yeniden inşa etmek zorundayız.
Sonuç olarak; ahlak, sadece başkalarını yargıladığımız bir terazi değil, kendi hayatımızı üzerine kurduğumuz bir temel olmalıdır. Normalleşen şeyin "yanlış" olduğunu söyleme cesaretini kaybettiğimiz gün, asıl kaybettiğimiz şey toplumsal ruhumuz olacaktır.
