Gazze; yıkılmış binalar, enkaz altında kalan çocuklar, anneler ve yıllardır dinmeyen bir acı, yok olmasına göz yumulmuş bir şehir...
Dünyanın dört bir yanından insanlar bu zulmün sona ermesini istiyor. Peki, Gazze'yi gerçekten kim kurtaracak? Bu soruya verilecek cevap, sadece siyasi değil, aynı zamanda toplumsal bir muhasebeyi de gerektiriyor.
Tarih bize önemli bir hakikati hatırlatıyor. Haçlı Seferleri döneminde İslam dünyası yalnızca dışarıdan gelen saldırılarla değil, içerideki dağınıklık, ilgisizlik ve menfaat çatışmalarıyla da mücadele ediyordu. Kudüs'ün yeniden fethedilmesi, sadece bir komutanın askeri dehasıyla açıklanabilecek bir hadise değildir. O zaferin arkasında uzun yıllar süren bir ihya hareketi, yöneticilerin çabası ve en önemlisi davasının bilincinde olan bir toplum vardı.
Bugün sıkça Selahaddin Eyyûbî'yi anıyoruz. Bunun en önemli sebebi, Kudüs'ü Haçlı işgalinden kurtarmış olmasıdır. Ancak Selahaddin Eyyübi'yi tek başına destan yazan bir kahraman olarak görmek, tarihe eksik bakmak olur. O, arkasında inancını diri tutan, fedakârlık yapabilen, gerektiğinde malıyla ve canıyla davasına sahip çıkan bir toplum bulduğu için bu başarıya ulaştı. Liderler toplumlarından bağımsız değildir; onları ayakta tutan da, zayıflatan da içinde bulundukları toplumsal zemindir.
Gazze'nin kurtuluşunu sadece siyasetçilerden veya askerî liderlerden beklemek doğru bir yaklaşım değildir. Böyle bir anlayış, toplumun sorumluluğunu birkaç kişinin omuzlarına bırakırken, geniş kitlelerin kendilerini bu davanın dışında görmesine yol açar. Oysa ümmet bilinci, her Müslümanın imkânı ölçüsünde sorumluluk üstlenmesini gerektirir. Kimisi duasıyla, kimisi infakıyla, kimisi kalemiyle, kimisi yetiştirdiği bilinçli nesillerle, kimisi de hak ve adalet mücadelesindeki ilkeli duruşuyla bu sorumluluğun bir parçasıdır. Büyük davalar, yalnızca ön saftaki liderlerin değil, onların arkasında duran şuurlu ve fedakâr toplumların omuzlarında yükselir.
Tarih gösteriyor ki büyük fetihler, büyük toplumların omuzlarında yükselir. Bilinçli, dinini yaşayan, imanını hayatına yansıtan, İslam'a sevdalı, dava şuurunu kaybetmemiş, "Bana ne?" anlayışına teslim olmayan ve şahsi menfaatini ümmetin maslahatının önüne koymayan toplumlar, tarihin akışını değiştirebilmiştir. Böyle bir toplumun yetiştiği yerde güçlü liderler de yetişir; böyle bir toplumun zayıfladığı yerde ise en güçlü liderler bile tek başlarına yeterli olamaz.
Toplumun inancı, ahlakı, adalet anlayışı ve sorumluluk bilinci, yöneticilerini de şekillendirir. Eğer Gazze'nin kurtuluşunu gerçekten istiyorsak, sadece güçlü liderler beklemekle yetinemeyiz. Aynı zamanda güçlü bir toplum inşa etmenin sorumluluğunu da üstlenmeliyiz.
Gazze'nin özgürlüğü, elbette öncelikle direnişçilerin fedakârlığı ve Allah'ın yardımıyla mümkün olacaktır. Ancak tarihin bize öğrettiği bir gerçek var: Büyük davalar, yalnızca büyük liderlerle değil, büyük bir bilinç ve güçlü bir toplumla zafere ulaşır.