Bugün insanlık vicdanının ve İslam coğrafyasının en ağır imtihanlarından birini yaşıyoruz. Gazze başta olmak üzere, dünyanın dört bir yanında masum insanların, izzetli Müslümanların maruz kaldığı zulüm ve haksızlıklar, kalbi olan her insanı derinden yaralamaktadır. Yaşanan bu acılar, sadece coğrafi bir çatışmanın değil, hak ile batılın, adalet ile zulmün kadim mücadelesinin günümüzdeki tezahürüdür. Ancak yaşanan vahşet ne kadar büyük olursa olsun, Müslümanın payına düşen sadece yas tutmak, kederlenmek ya da çaresizlik hissetmek olamaz.
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de bizlere sarsılmaz bir prensibi bildirir:
"Geveşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz." (Âl-i İmrân, 139)
Bu ilahi hitap, çaresizliğin ve ümitsizliğin Müslüman zihninde yer bulamayacağının en açık delilidir. Üstünlük; imkânların çokluğunda değil, imanın diriliğinde, adalete olan bağlılıkta ve zulme karşı gösterilen onurlu duruştadır. Müslüman, yeryüzünde adaleti tesis etmek ve haksızlığa engel olmakla mükellef kılınmış bir ümmetin ferdidir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde Müslüman toplumun birliğini ve sorumluluğunu şu muazzam teşbihle ifade buyurur:
"Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerini korumada bir vücudun organları gibidir. Vücudun bir organı rahatsız olursa, diğer organlar da uykusuzluk ve yüksek ateşle onun acısına ortak olur." (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)
Bugün Filistin’de, Gazze’de ya da dünyanın herhangi bir köşesinde bir çocuğun gözünden akan yaş, bir ananın feryadı veya bir masumun hakkının çiğnenmesi; o vücudun bir organının sızlaması demektir. O sızıyı hissetmemek, imani bir duyarlılık eksikliğine işaret eder. Sessizlik ve umursamazlık, zulmün en büyük dayanağı hâline gelir. Başka bir hadis-i şerifte yer alan şu ikaz, sorumluluğumuzun sınırlarını açıkça çizer:
"Sizden kim bir kötülük/zulüm görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle nefret etsin (ona karşı tavır alsın). Ki bu imanın en zayıf derecesidir." (Müslim, Îmân, 78)
Şimdi dönüp kendimize sorma zamanıdır: Eliyle değiştirebilecek yetkide ve imkânda olanlar görevlerini ne kadar yapıyor? Diliyle, kalemiyle, fikriyle hakkı haykırması gerekenler seslerini ne kadar yükseltiyor? En azından safını belli edip kalbiyle ve duruşuyla zulme karşı duranlar bu duruşlarında ne kadar kararlı?
Uyanış; boyun eğmeyi reddetmektir. Uyanış; lüksümüzden, konforumuzdan ve dünyalık hesaplarımızdan sıyrılıp kardeşlik hukukuna sahip çıkmaktır. Müslümanlar olarak bir araya gelmek, iktisadi, fikri, siyasi ve ahlaki alanlarda güçlü olmak, kendi ayaklarımız üzerinde durmak bir tercih değil, dini ve insani bir zorunluluktur. Zulmün çarkları, ancak basiretli, şuurlu ve kenetlenmiş bir toplumun varlığıyla kırılabilir.
Dua elbette Müslümanın en büyük silahıdır; ancak dua, fiilî gayretle birleştiğinde anlam kazanır. Elimizden gelen her türlü meşru imkânı kullanmak, haksızlığı duyurmak, mağdura kucak açmak, zalimin karşısında dimdik durmak ve boykot dâhil her türlü şurlu eylemi sürdürülebilir kılmak zorundayız.
Unutmayalım ki tarih, zulmedenleri kaydettiği gibi, zulme karşı sessiz kalanları da yazacaktır. Yüce Rabbimizden niyazımız; bizlere derin bir şuur, sarsılmaz bir birlik ve zulmün karşısında hakkı haykıracak bir cesaret vermesidir. Gazze’de ve dünyadaki tüm mazlumların felaha kavuşması, Müslümanların uyanışına ve adaletin yeniden tesisine vesile olsun.