/
Abdulkadir Şanlı
Köşe Yazarı
Abdulkadir Şanlı
 

Büyük Sessizliğin Ortasında: Çatırdayan Çarklar ve Konuşmayan Vicdanlar

Şehirlerin meydanlarında, semt pazarlarında, kafe masalarında ve mutfaklardaki hesaplarda tıkır tıkır işleyen ama insanı sessizce öğüten bir mekanizma var. Adını koymaktan korktuğumuz, koyduğumuzda ise gerçeğin soğuk duvarına çarptığımız bir dönemden geçiyoruz. Türkiye; ekonominin cetveline sığmayan, medyanın ekranlarında yer bulamayan, sivil toplumun ise koca bir "hiçlik" kisvesi altında yuttuğu cümlelerle dolu günlerden geçiyor.   Ortada büyük bir enkaz var ama garip bir şekilde enkazın başındakiler de altındakiler de dilsiz.   Ekonominin halini anlatmak için artık süslü terimlere, karmaşık enflasyon sepetlerine gerek yok. Çarşı pazarın ateşi, her akşam mutfakta kaynayan tencerenin boynunu biraz daha büküyor. Gençler diplomalarını cebine koyup geleceği yabancı ülkelerin havaalanlarında ararken, geride kalanlar "ay sonunu" değil, "yarını" nasıl getireceğinin çetelesini tutuyor. Hayat pahalılığı sadece cüzdanları değil; neşeyi, umudu, hayal kurma hakkını da gasp etti. Ama asıl korkunç olan, bu ekonomik darbenin yarattığı yoksullaşmadan öte, bu yoksulluğun üzerine çekilen o kalın, sağır edici sessizlik perdesi.   Neden kimse konuşmuyor? Soru bu.   Cevap, medyanın o parlak ama içi çürümüş camlarında saklı. Dördüncü kuvvet denilen basın, halkın gözü kulağı olması gerekirken sermayenin ses defterine dönüştü. Gerçekler, üç maymunun o modern versiyonuyla bantlanmış manşetlerin altına süpürüldü. Ekranlarda hayat pahalılığından, adaletsizlikten, çarkların kilitlenmesinden bahsetmeyen, bambaşka bir paralel evrenin masalları anlatılıyor. Medya sadece düşmedi; çöktü, teslim oldu ve bizzat sessizliğin suç ortağı haline geldi. Halkın gerçek gündemi ile ekranların yansıttığı hayalet dünya arasındaki makas, tarihin hiçbir döneminde bu kadar açılmamıştı.   Peki, ya demokrasinin ve hak aramanın sigortası olması gereken Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar)? Hani o ezilenin yanında duracak, adaletsizliğe "dur" diyecek, hak mücadelesinin bayraktarlığını yapacak yapılar? Bugün o STK’ların çok büyük bir kısmı, ya konforlu alanlarının mahkûmu ya da iktidarın rüzgârına göre yön değiştiren birer tabela derneğinden ibaret. Ülkenin dört bir yanında hayat pahalılığı insanları ezerken, hak ihahatleri sıradanlaşırken, doğa talan edilirken; o gür sesli olması beklenen kürsülerden çıt çıkmıyor. Üç beş kuruşluk proje hibelerine, makam, koltuk veya "rahatımız kaçmasın" endişelerine kurban edilen bir sivil cesaretsizlik tablosuyla baş başayız. Hak savunuculuğu, lobilerin ve bürokratik masaların arasında buharlaştı.   Ekonominin çöküşü bir sonuçtur; asıl kriz, bu çöküşe ses çıkarma refleksimizin elimizden alınmış olmasıdır.   İnsanlar yoruldukları için değil, seslerinin bir yankı bulamayacağını bildikleri için susuyorlar. Sessizlik, en tehlikeli bulaşıcı hastalıktır; önce kabullenişi, ardından çürümeyi getirir. Oysa tarih, susanların değil, en karanlık zamanlarda bile gerçeği haykıranların omuzlarında yükseldi. Bugün bize düşen, bu sessizlik duvarına inat, hayatın gerçeklerini eğip bükmeden konuşmaya, birbirimizin yarasını sarmaya ve sivil vicdanı yeniden kuşanmaya devam etmektir. Çünkü unutmayın; krizlerin en çok sevdiği şey gürültü değil, tam da bu ölümcül, ağır sessizliktir. Ve bu sessizliği bozacak olan yine bu halkın acımasız gerçekliği, vicdanı ve inatçı direncidir.
Ekleme Tarihi: 07 Kasım 2026 -Cumartesi

Büyük Sessizliğin Ortasında: Çatırdayan Çarklar ve Konuşmayan Vicdanlar

Şehirlerin meydanlarında, semt pazarlarında, kafe masalarında ve mutfaklardaki hesaplarda tıkır tıkır işleyen ama insanı sessizce öğüten bir mekanizma var. Adını koymaktan korktuğumuz, koyduğumuzda ise gerçeğin soğuk duvarına çarptığımız bir dönemden geçiyoruz. Türkiye; ekonominin cetveline sığmayan, medyanın ekranlarında yer bulamayan, sivil toplumun ise koca bir "hiçlik" kisvesi altında yuttuğu cümlelerle dolu günlerden geçiyor.

 

Ortada büyük bir enkaz var ama garip bir şekilde enkazın başındakiler de altındakiler de dilsiz.

 

Ekonominin halini anlatmak için artık süslü terimlere, karmaşık enflasyon sepetlerine gerek yok. Çarşı pazarın ateşi, her akşam mutfakta kaynayan tencerenin boynunu biraz daha büküyor. Gençler diplomalarını cebine koyup geleceği yabancı ülkelerin havaalanlarında ararken, geride kalanlar "ay sonunu" değil, "yarını" nasıl getireceğinin çetelesini tutuyor. Hayat pahalılığı sadece cüzdanları değil; neşeyi, umudu, hayal kurma hakkını da gasp etti. Ama asıl korkunç olan, bu ekonomik darbenin yarattığı yoksullaşmadan öte, bu yoksulluğun üzerine çekilen o kalın, sağır edici sessizlik perdesi.

 

Neden kimse konuşmuyor? Soru bu.

 

Cevap, medyanın o parlak ama içi çürümüş camlarında saklı. Dördüncü kuvvet denilen basın, halkın gözü kulağı olması gerekirken sermayenin ses defterine dönüştü. Gerçekler, üç maymunun o modern versiyonuyla bantlanmış manşetlerin altına süpürüldü. Ekranlarda hayat pahalılığından, adaletsizlikten, çarkların kilitlenmesinden bahsetmeyen, bambaşka bir paralel evrenin masalları anlatılıyor. Medya sadece düşmedi; çöktü, teslim oldu ve bizzat sessizliğin suç ortağı haline geldi. Halkın gerçek gündemi ile ekranların yansıttığı hayalet dünya arasındaki makas, tarihin hiçbir döneminde bu kadar açılmamıştı.

 

Peki, ya demokrasinin ve hak aramanın sigortası olması gereken Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar)? Hani o ezilenin yanında duracak, adaletsizliğe "dur" diyecek, hak mücadelesinin bayraktarlığını yapacak yapılar? Bugün o STK’ların çok büyük bir kısmı, ya konforlu alanlarının mahkûmu ya da iktidarın rüzgârına göre yön değiştiren birer tabela derneğinden ibaret. Ülkenin dört bir yanında hayat pahalılığı insanları ezerken, hak ihahatleri sıradanlaşırken, doğa talan edilirken; o gür sesli olması beklenen kürsülerden çıt çıkmıyor. Üç beş kuruşluk proje hibelerine, makam, koltuk veya "rahatımız kaçmasın" endişelerine kurban edilen bir sivil cesaretsizlik tablosuyla baş başayız. Hak savunuculuğu, lobilerin ve bürokratik masaların arasında buharlaştı.

 

Ekonominin çöküşü bir sonuçtur; asıl kriz, bu çöküşe ses çıkarma refleksimizin elimizden alınmış olmasıdır.

 

İnsanlar yoruldukları için değil, seslerinin bir yankı bulamayacağını bildikleri için susuyorlar. Sessizlik, en tehlikeli bulaşıcı hastalıktır; önce kabullenişi, ardından çürümeyi getirir. Oysa tarih, susanların değil, en karanlık zamanlarda bile gerçeği haykıranların omuzlarında yükseldi.

Bugün bize düşen, bu sessizlik duvarına inat, hayatın gerçeklerini eğip bükmeden konuşmaya, birbirimizin yarasını sarmaya ve sivil vicdanı yeniden kuşanmaya devam etmektir. Çünkü unutmayın; krizlerin en çok sevdiği şey gürültü değil, tam da bu ölümcül, ağır sessizliktir.

Ve bu sessizliği bozacak olan yine bu halkın acımasız gerçekliği, vicdanı ve inatçı direncidir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 63olay.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.