Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en önemli mesele yalnızca ekonomik değildir. Ekonomik sorunlar ağır olabilir; fakat ekonomi sonuçta doğru politikalar, üretim, istihdam ve zamanla toparlanabilir. Asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele, toplumun dokusunu içeriden aşındıran sosyal çürümedir.
Bugün etik ilkelerin geri plana itildiği, “nasıl yaşamalıyım?” sorusunun yerini “nasıl daha çok kazanırım, daha çok tüketirim ve daha görünür olurum?” anlayışının aldığı bir dönemden geçiyoruz. Başarı, çoğu zaman karakterle değil sahip olunanlarla; itibar, ahlakla değil görünürlükle ölçülüyor. Bu durum özellikle çocuklarımız ve gençlerimiz açısından üzerinde durulması gereken ciddi bir meseledir.
Sosyal çürüme bir anda ortaya çıkmaz. Ailede başlayan, eğitimle şekillenen, çevreyle güçlenen ve toplumun genel kabulleriyle normalleşen bir süreçtir. Yalanın, haksız kazancın, gösterişin, sorumsuzluğun ve bencilliğin sıradanlaşması; zamanla toplumun doğru ile yanlış arasındaki sınırlarını da belirsizleştirir.
Bu nedenle çözüm yalnızca daha fazla ekonomik imkân üretmek değildir. İnsana yeniden bir hayat amacı kazandırmak gerekir. Çocuklarımıza yalnızca meslek değil, karakter; gençlerimize yalnızca kariyer değil, sorumluluk; topluma yalnızca refah değil, adalet ve güven duygusu kazandırmalıyız.
Bunun yolu öncelikle aileden geçer. Okul, ailede başlayan değer eğitimini desteklemeli; medya ve sosyal medya ise toplumsal sorumluluk anlayışından tamamen kopuk bir alan olmamalıdır. Kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşları da gençlerin yalnızca boş zamanlarını değerlendiren değil, üreten, paylaşan, sorumluluk alan ve topluma katkı sunan bireyler olarak yetişmelerine imkân hazırlamalıdır.
En önemlisi ise yetişkinlerin çocuklara söyledikleriyle yaptıklarının birbirini tutmasıdır. Çünkü ahlak, yalnızca anlatılarak değil, yaşanarak öğrenilir.
Ekonomiyi düzeltebiliriz. Gelirleri artırabilir, yeni yatırımlar yapabilir, üretimi büyütebiliriz. Fakat toplumun güven, sorumluluk, adalet ve ahlak duygusu zayıflarsa ekonomik kazanımların da toplumsal karşılığı sınırlı kalır.
Bu yüzden Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca “daha fazla nasıl zengin oluruz?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Daha müreffeh bir Türkiye’yi, nasıl daha iyi insanlar ve daha sağlam bir toplumla birlikte inşa edeceğiz?
Bence bugün üzerinde en fazla düşünmemiz gereken mesele budur.