Bizim için bir kıymet ifade eden, tarihimizde, sanatımızda ve fikir dünyamızda izler bırakmış insanlar için artık övmek ve sövmek dışında birşeyler yapmanın vakti geldi de geçiyor işte. Hani dermiş ya Nuri Pakdil (Necip Evlice Hocamdan duyduğum kadarıyla…) ” Horoz ötüşlerini bırakalım beyler!” İşte öyle birşey…
Mehmet Akif…TDV İslam Ansiklopedisi Mehmet Akif Ersoy maddesine göre Aralık 1873 İstanbul doğumlu ve 27 Aralık 1936 İstanbul vefatlı “Safahat” adlı eseriyle bilinen ve dahi memleketimizin Milli Marşını yazan Arnavut asıllı baytar ve şair…Şahsımda görmek istediğim ve asla kapılmak istemediği birçok hususu bu tarihi isimde görüyorum. Ama yine de belirtmek isterim ki ben bir Mehmet Akif Ersoy hayranıyım. Ekser hayranından tek farkım kör kütük olmamak ve hiçbir insanın kusursuz olamayacağını en baştan kabüllenmiş olmamdır. Kendisi hayatı, fikirleri ve eserleri ile senelerdir bir çok programa, yazıya, kitaba ve tartışmaya kaynaklık etti. Ama bir an olsun durup düşünelim. Acaba bu meselede bir adım ileri gidebildik ve iyisiyle, kötüsüyle hakkını tam olarak teslim edebildik mi?
Burada bir parantez açmak gerekir. Onun şu ifadeleri, inişli çıkışlı olmayan söyleyişi ve manzum hikayeleri sebebiyle Mehmet Akif ‘in eserlerinin şiir değil, manzume olduğu ve onun bir şair olmadığı dahi bazılarınca dillendirilir.
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim.
İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim.”
El Cevap: Her insan gibi Mehmet Akif Ersoy’un da tüm eserleri kusursuz değildir. Bazı mısralar ahenk ve teknik bakımından diğer mısralarına yetişemeyebilir. Yahut elbette şiirde ondan çok daha usta isimler gelip geçmiştir. Ayrıca hepimiz gibi o da içinde bulunduğu zaman ve mekandan etkilenen bir varlıktır. Tarih ilminin temel esaslarından biri olan ” hadiseyi kendi zamanının şartlarına göre değerlendirme” metodunu kullanırsak; Mehmet Akif ‘in birçok debdebe ve harbin gerçekleştiği bir zamanda yaşadığı ve bu ahvalin kendisini realist bir bakış açısına meylettirebileceğini kabul etmemiz lazım gelir. Ama biz istesek de istemesek de bir memleketin Milli Marşını yazmış ve yediden yetmişe birçok insanın diline dolanmış eserler ortaya koymuş bu adam şair, hatta iyi bir şairdir!
Mesela “Çanakkale Şehitlerine” şiiri… Acaba kendisinin zamanında kaç şair bu kadar güzel ve latif ifadeler kullanabilmiştir? Bu eserin her yerinden coşku, inanç, kararlılık, ahenk, müzikalite akar. Kimse diyemez ki bu eser önemsizdir, çağıldamamaktadır. Ama üç husus var ki sarih bir karar vermekte bizi muallakta, arafta bırakıyor.
1)Bedrin Arslanları kim ne derse desin bundan elbet ki daha şanlı idi! Tevillerle hakikat çarpıtılamaz.
2) Kabe-i Şerif kimsenin – mecazi dahi olsa – seng-i mezarı olamaz.
3) Ruhların vahyi ne demektir? Nakıs bir ıstılah…
Biliyorum bu hususta onlarca kişi yüzlerce kez açıklama yapmıştır. Ama değil yüzlerce, binlerce, milyonlarca defa açıklama yapsalar da vicdanın sesini dindirebilirler mi?
Bir diğer husus Abduh ile Cemaleddin Efgani meselesi… Bugün ulemanın ekser işaretiyle anlaşılmıştır ki bu iki adam da İslam akaidine aykırı sözler sarf etmiştir. Araştırmacıların ve tarihçilerin kahir ekseriyetince ise Mason ve casuslardır. Bu sebeple bir İslam şairinin bu adamları üstad gibi benimsemesi hüzün vericidir.
Peki Selehaddin Eyyubi meselesi… Evet o kahraman bir komutan, zeki bir asker, iyi bir devlet adamı, büyük bir insan. Ama şarkın en sevgili sultanı Selehaddin mi? Tartışılır…
Bir de; bir Osmanlı padişahı, hanedan reisi, memleketin meşru idarecisi, kendisinden yaşça büyük ve Fatih Sultan Mehmetlerin torunu olan Sultan ||. Abdülhamid Han’a dönemin rüzgârına kapılarak, bir liderin yanlışlarını tenkit etmek gibi en tabii bir insan hakkını kullanmanın ötesine geçen, kendisine yakışmayacak derecede hakaretler eden bir tarafı var. Bu milletin kendi tarihine karşı bu kadar küfürbaz ve hakkaniyetsiz davranmaktan vazgeçmesi ve Çanakkale Harbinde tabyaların düşman kuvvetler tarafından geçilememesinin mimarı olan, bu toprakları 33 sene boyunca ateşten minder üzerinde birçok düşman devletle mücadele ederek idare eden ve Osman Gazi’nin bir Seyyid olan Şeyh Edebalı’nın kızı ile evlenmesi sebebiyle peygamber torunlarının kanını taşıyan Sultan ||. Abdülhamid Han’a hakkını teslim etmesi gerekmekmez miydi? Sultan Abdülhamid Han’dan sonra idareyi eline alan bürokratlar ve askerler meseleleri daha iyi mi idare etmişti? ( Evet o dahi herkes kadar günahkar bir insandır hatası da vardır ama meziyetleri de azımsanamayacak kadar fazladır.) Bu husuta hayatı boyunca Sultan ||. Abdülhamid Han’a düşmanlık eden ama vefatından sonra hakikatleri anlayan Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın “SULTAN ABDÜLHAMİD HAN’IN RUHANİYETİNDEN İSTİMDAT” adlı şiirine göz atmak faydalı olacaktır.
İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olması meselesine gelirsek… Bir cemiyet düşünün ki 1. Cihan Harbi ve İstiklal Harbi sırasında karşımıza zararlı cemiyetler olarak çıkan Rum, Yahudi ve Ermeni cemiyetleriyle, masonlarla ve türlü menfaatperestlerle “Vatan Kurtarmak” adı altında aynı masaya otursun. Azaları arasında masonlar, yolsuzluk edenler, kabadayılar, İngiliz – Fransız vs. hafiyeleri olsun. Ve iktidara gelişlerinden 10 sene sonra devlet yer ile yeksan olsun ve dahi ele başları olan Talat Paşa gibi isimler son nefeslerini mert bir şekilde bu topraklarda vermiş olmasın, kaçıp girmiş olsun. Gerisi size kalmış! Fakat Akif’in bu noktada da İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olunurken edilmesi gereken yeminin aşırıya kaçan taraflarını tenkit ederek dik bir duruş sergilemesi şayan-ı dikkattir.Biraz da meziyetlerinden bahsedelim.
Mehmet Akif Ersoy ile alakalı başta Vehbi Vakkasoğlu hocamızın eserlerini, Hece’nin “Mehmet Akif Özel Sayısı”nı ve şairin şiirlerinin bulunduğu “Safahat” adlı kitabını okuduğumuz zaman onun ne kadar ileri görüşlü, azimli, çalışkan, açıksözlü, bilgili bir insan olduğunu anlarız. O iyi bir aile babasıdır. Sözünün eri, dürüst bir adamdır. Kelimelere aynı şiir içerisinde birbirinden farklı mana ve derinlikler yükleyerek adeta raks ettirecek kadar kıvrak bir zekaya sahiptir. Yazdıkları ile kişiye nasihat verir. Manzum hikayelerinde hayatın gerçeklerini bir tokat gibi çarpar yüzümüze. Millî ve manevi hislerle yoğrulmuş mısralarla bizlere vatanperverlik aşılar. Sırat-ı Müstakim ve Sebîlürreşâd mecmualarıyla senelerce milletin fikir ve sanat hayatına hizmet etmiştir. Eşref Edip gibi döneminin birçok önemli ismiyle oturup kalkmıştır. Makam, mevki, ün sevdasına düşmemiş, helal lokma için çabalamıştır. Harp zamanlarda şehir şehir gezerek insanları bilgilendirmiş ve cesaretlendirmiştir. En asil duruşu da Taceddin Dergahı’nda kaleme aldığı İstiklâl Marşı mecliste ayakta alkışlanarak büyük bir galeyan ve heyecan içerisinde milli marşımız olmaya hak kazanırken bu iş için açılan yarışmanın ödülü olan – hatırı sayılır bir miktardaki- parayı kabul etmeyerek o mısraları vatan evlatlarına hediye etmiştir.Ama gelin görün ki ülkemizin kuruluşuna şehadet etmiş bu kadar ehemmiyetli bir adam henüz tam manasıyla aydınlatılamamış sebeplerle ömrünün son demlerini Mısır’da geçirmek zorunda kalmıştır. Yine de teselli vericidir ki son nefesini 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da, Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda vatan topraklarında fakat fakir ve hasta bir şekilde verebilmiştir. Ve yine esef vericidir ki vefat ettiğinde cenazesi dahi resmi makamlarca pek önemsenmemiş, kendisine yakışır bir cenaze merasimi düzenlenmemiştir. Ama bu milletin genç evlatları onu yalnız bırakmamış memleketin sırtlanmadığı tabutunu omuzlarında defnedileceği yere kadar taşımışlardır.
Evet o hatasıyla sevabıyla bizler için çok kıymetli bir insan, mazimiz için ehemmiyli bir isimdir. Mekanı cennet, makamı âli, ruhu şad olsun. Biliyorum bu naçizane yazımızı da bebeğenenler kadar beğenmeyenler, övenler kadar sövenler de olacaktır. Ama başta da söylediğimiz gibi; “Bu horoz ötüşlerini bırakalım beyler!